YAPAY-ZEKA SANAL YOUTUBER


Dünya’nın ilk Sanal Youtuber'ı.
Türkiye’nin ilk Sanal Spikeri.

#Aborjina
Yapay Zeka teknolojileri olan Metinden Konuşma Sentezleyici (TTS) ve Bilgisayar Üretimli İmgeleme (CGI) kullanılarak oluşturulmuş bir "Sanal Kukla"...

Çin’in devlet destekli haber ajansı Xinhua'da kullanımı başlatılan sanal spiker Zhang Zhao'dan sonra, Dünya'da ikinci olduğundan Türkiye’nin ilk Sanal Spikeri olma ve bu teknoloji daha önce Youtube üzerinde kullanılmadığından Dünya’nın ilk Sanal Youtuber'ı olma özelliklerini taşıyor.




22 NİSAN 2020



Dünya'daki her salgın hastalık, nüfusun aşırı artmasına dayalıdır.

İnsan nüfusuna şöyle bir bakacak olursak eğer;
Tahminlerimize göre dünyadaki insan nüfusunun 1 milyar kişiye ulaşması yaklaşık 200.000 yıl aldı.
19. yüzyılda büyüyen endüstri ve sanayinin etkisiyle kolayca insan ihtiyaçlarının karşılanması, tıbbi gelişmeler ve kentleşme ile çevreye adapte olmak yerine, çevreyi kendimize adapte etmek yoluyla doğal seleksiyonu kandırmamız,
2 milyar kişiye ulaşmamızı sadece 120 yılda sağladı.
Ardından yalnızca 50 yılda, 1970'de iki katına, 4 milyara ulaştı.
Ve 50 yıl sonra, günümüzde ise yine iki katına ulaştık, 8 milyardan fazlayız..

Elimizdeki tüm verileri değerlendirdiğimizde görülen bir gerçek var ki insan popülasyonu yüksek bir nüfus artış hızına sahip.
Gelecekte nüfus artığından dolayı ciddi sorunların baş gösterebileceği, kıtlık gibi problemlerin belirginleşebileceğine dair kaygılar her geçen gün artmakta.
2050 öngörüleri, insan nüfusunun yaklaşık 12 milyara ulaşacağını göstermekte.
Bu kaygılardan dolayı insanlık hayatta kalmak için geliştirdiği teknolojilerle çeşitli çözümler arıyor.
Laboratuvarda yapay et geliştirilmesinden, tüm enerjimizi karşılayabilecek kapsül gıdalara veya Mars’ta koloni kurulmasına kadar çok çeşitli çalışmalar sürmekte.

Zaman içinde Doğaya karşı işlediğimiz suçlar da çoğalarak arttı.
Son 40 yılda dünyadaki hayvan türlerinin yarısı yok oldu.
Hayatın devamlılığını sağlayan şeyleri yok ediyoruz.
Ağaçları kesiyoruz, etrafa çöpler atıyoruz, gereğinden fazla tüketiyoruz ve işimize yaramadığını düşündüğümüz güzellikleri ise yok ediyoruz.
Israrla kendi çevremize, üzerinde yaşadığımız gezegene saldırmaya devam ediyoruz.
Dersimizi almamız ve dikkat etmemiz için sanırım büyük bir felaket gerekiyor.

İnsan zihninin ilkel savunma mekanizması, beynin kaldıramayacağı kadar stres üreten tüm gerçekleri reddeder. Buna "inkar" diyoruz.
Bulunduğumuz şu zamanlar içerisinde inkar etmeyi bırakmamız gereken ilk şey ise dünyadaki tehlikelerin kendimize dokunmayacağına inanmaktır.
Davranışlarımızı doğru olan tarafa yöneltmez isek, şimdilik sadece beynimizin kaldıramayacağı şeyler, yakın gelecekte yüzleşmemiz gereken gerçekler olacaktır.

Ama davranışları da hiçbir şey acı kadar değiştiremez.
Belki acı bizi kurtarabilir...




29 MART 2020



Dünyanın en hızlı süper bilgisayarı SUMMIT vs COVID-19
IBM'in geliştirdiği dünyanın en hızlı süper bilgisayarı olan Summit, koronavirüsü durdurabilecek 77 kimyasal belirledi.
Bunun koronavirüs aşısı için önemli bir adım olabileceği belirtiliyor.
ABD'nin Tennessee eyaletindeki Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı'ında, yapay zekayla çalışan bilgisayarla hangi ilaç bileşenlerinin virüsün hücreleri enfekte etmesini durdurabileceğini analiz etmek için binlerce simülasyon yapıldı.
Araştırmanın bulguları bilim dergisi ChemRxiv'de yayımlandı.
Sivil amaçlı bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere geliştirilen Summit, 200 petaflop işlem gücüne sahip.
Yani saniyede 200 katrilyon hesaplama yapabilen bilgisayar, dünyanın en hızlı kişisel bilgisayarlarından yaklaşık milyon kat daha güçlü.
Bu bilgisayarla, Alzheimer öncesin hücrelerin değişimi belirlenmiş, ağrı kesici bağımlılığına yol açan genler analiz edilmiş ve iklim simülasyonlarıyla aşırı hava koşulları tahmin edilmişti.
Summit'le yapılan araştırma kapsamında Micholas Smith adlı araştırmacı, koronavirüsün hücrelere tutunduğu dikensi çıkıntıların bir modelini geliştirdi.
Bu modelle viral proteindeki atom ve parçacıkların farklı bileşenlere nasıl tepki verdiği simüle edildi.
Virüsün konak hücrelere yayılmasını önleyebileceği düşünülen bileşenlerle 8 bin'den fazla simülasyon yapıldı.
CNN'in haberine göre Oak Ridge Ulusal Laboratuvarı Moleküler Biyofizik Merkezi Başkanı Jeremy Smith, "Elde ettiğimiz sonuçlar, koronavirüsün tedavisini bulduğumuz anlamına gelmiyor. Ama sonuçlar bundan sonra çalışmalara veri sağlayacak" dedi.
Araştırma ekibinin bu ay yayımlanan başka bir çalışmayı temel alarak yeni bir modelle simülasyonları tekrarlayacağı belirtiliyor.
Uzmanlar bundan sonraki aşamada tespit edilen kimyasalların hangisinin daha iyi sonuç verebileceğini görmek için canlılar üzerinde deneysel çalışmalar yapılması gerekeceğini vurguluyor.




18 MART 2020



Köpekbalıkları tek bir tür olmayıp toplamda 465'den fazla türü bulunmaktadır.
Ortalama olarak yirmi beş yıl, maksimum ise yüz yıl kadar yaşayabilmektedirler.
Bazı türleri yemeğe çok az ihtiyaç duyarlar ve vücutlarındaki yağlar ile uzun süre aç kalmazlar.
Dünya'nın manyetik alanını kullanarak pusula gibi davranabilirler.
Fosil kayıtları, milyonlarca yıldır Dünya'da yaşadıklarını göstermektedir.
Aynı uçakların havada hareket ettiği gibi, suyu yüzgeçlerin üzerinden akmaya zorlayarak suda süzülürler.
Kötü şöhretli sırt yüzgeçleri ise dengeyi sağlar.
Yaşamlarını sürdürebilmek için suda sürekli olarak hareket etmeleri gerekmektedir.
Aksi takdirde suda boğulup batma tehlikesi ile karşı karşıya gelebilmektedirler.
Antik çağlarda köpek balıkları, ağızlarının etrafında bulunan kasları kullanarak yüzgeçlerinin üstüne su pompalayıp oksijen alabiliyorlardı.
Günümüz köpek balıkları hızlı yüzme hareketleriyle suyu solungaçların üzerinden geçirmeye zorlamak yerine, kaslara dayalı hareket gerektirmeyen nefes alma metoduna dönüyorlar.
Bazı köpek balığı türlerinin, antik nefes alma metodu için yeterince güçlü kasları olmasa da dinlenmek için durdukları da bilim insanları tarafından gozlemlendi.
Çoğu türünün florür ile kaplanmış dişleri vardır, böylece dişleri inci gibi beyaz, güçlü ve çürüksüz kalabiliyor.
Herhangi bir darbeye bağlı olarak yerinden çıkan dişlerinin yerine hemen yenileri gelmektedir.
Aralarındaki en tehlikeli tür kaplan köpek balıklarıdır, her türlü şeyi yemeleriyle "atık yiyici" unvanını almışlardır.
Balıklarda ki en büyük beyin hacimleri, köpekbalıklarında gözlemlenmiştir.
Ünlü Boğa köpekbalıkları, hem tuzlu suda hem de tatlı suda yaşayabilir.
Bunu da kanlarındaki bazı maddeleri değiştirerek yaparlar.
Timsahlarla dövüştükleri de gözlemlenmiştir.
Çekiçbaş'ların tuhaf görünümlü kafaları onlara 2 eşsiz avantaj sağlar.
Gözlerinin yerleşimi onlara 360 derece görebilme yeteneği sağlarken, başlarındaki elektro sensörler sayesinde deniz tabanını bir metal dedektörü gibi tarayarak, kumun altında yatan avlarını kolayca bulabilirler.
Genellikle köpek balıklarını, kendi kendine okyanusta sinsice dolaşan avcılar olarak düşünüyoruz.
Fakat bilinenin aksine, çoğu oldukça sosyaldir ve belirli bir hiyerarşik düzende sürüler halinde gezerler.
Ortalama frekansları duymakta başarılı oldukları gibi, küçük frekanslı seslerde de başarılıdırlar.
Lorenzini ampulleri denilen, burunlarındaki elektriğe hassas yumrular sayesinde bir kilometre uzaklıktaki avlarının kalp atışlarından izlerini sürebilirler.
Balina köpek balıkları şuana kadar bilinen, yaşayan en büyük balık türüdür 12 metreden uzun ve 21 tondan fazla olabiliyorlar ve bir kerede 100 adet yavru dünyaya getirebilirler.
Cüce köpek balığı olarak bilinen tür ise sadece 20 santimetre civarındadır.
Eğer sizi biri ısırırsa, deniz canlısı olmadığınız için genellikle tadınızı beğenmeyeceğinden tekrar sizi yemek için geri dönmeyecektir.
Her yıl elliye yakın köpek balığı saldırısı rapor ediliyor ve bunların yaklaşık beşi ölümcül.
Yani köpek balığı tarafından ısırılmak oldukça nadir, bundan ölmek ise daha da nadir.
Bir insan tarafından ısırılma ihtimaliniz ise çok daha fazla.
Öldürdükleri her 1 insana karşılık, insanlar tarafından 2 milyonu öldürülüyor.
Çoğu yanlışlıkla balıkçılar tarafından yakalandığı için köpek balığı türlerinin %20 ila %30'u soylarının tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya.
Araştırmalara göre okyanuslarda azalmaları yada tamamen ortadan kalkmaları, bir çok balık yerleşkesinin yok olmasına ve mercan resiflerinin ölümüne neden olacaktır.
Ortaya çıkacak etkiler göze alamayacağımız ölçüde travmatik olacak ve zincirleme bir şekilde birbirini takip edecektir.




10 ŞUBAT 2020



Değerli izleyiciler, Eğer bilimin elbet bir gün yaşlanmayı durduracağını ve ölümsüzlüğün anahtarını bulacağını veya bunun asla olamayacağını düşünüyorsanız, fikirlerinizi değiştirebilecek birkaç gelişmeyi sizlere aktarmak istiyorum.

Yaşlanmak, özetle hücrelerin yavaşlaması ve işlevlerini kaybetmesinin bir sonucu.
Bizler gibi çok hücreli canlılar, hücresel bir rekabet ile sürekli mücadele etmek zorunda ve bu rekabette sadece bir taraf kazanıyor.
Bunun sonunda, yaşama gücümüz her zaman kaybeden taraf oluyor.
Örneğin biz yaşlandıkça saçların sürekli olarak beyazlaması, pigment üreten melanositlerin kendi kök hücrelerinin yavaşça kaybolmasının ve buna ikmal yapmayı başaramamalarının bir sonucu.
Ayrıca kırışıklıklar da, fibroblast adı verilen hücrelerin bir zamanlar olduğu kadar iyi şekilde kolajen proteini üretemediklerinin işareti.
Yaşlanmanın bir diğer özelliği, bir miktar hücrenin sanki hiç sonu gelmeyecekmiş gibi çoğalmaya başlayarak, kansere çok benzer şekillerde, kontrolsüz biçimde üremesi.
Araştırmacalara göre bu durum, her açıdan lanetlendiğimiz anlamına geliyor.

2017'de Arizona Üniversitesi Masel Grup'tan evrimsel biyolog Joanna Masel, işe yaramayan hücrelerin temizlenmesiyle ilgili olan bir hipotez üzerinde hesaplama yapmış ve
"Mantıksal, kuramsal ve matematiksel olarak yaşlanmak kaçınılmaz." demişti.

Geçtiğimiz günlerde, Journal of Experimental Medicine dergisinde yer alan çalışmanın sonuçlarına göre, Albany Tıp Fakültesi'nde araştırma yürüten bilim insanlarının imza attığı çalışma, yaşlanan beyinde biriken ve etkinleşmesi durumunda bilişsel düşüşünü hafifleten bir tür bağışıklık hücresi buldu.
Bu hücreler, vücudun belirli dokularında bulunuyor ve yenileme süreçlerine katılıyor, ama daha önce bu hücrelerin merkezi sinir sistemindeki yaygınlığı ve yaşlanma üzerindeki etkisi bilinmemekteydi.
Yaşlı farelerde bu hücrelerin sayısının, gençlere oranla 5 kat daha fazla olduğu ve yaşlı insanlarda da aynı bölgelerde çok sayıda olduğu görüldü.
Yaşlı farelerde hücreler uyku halindeydi, ama bilim insanları bir sitokin sayesinde onları etkin hale getirmeyi başardı.
Bunun üzerine hücreler nöron oluşumunu uyaran ve ömrünü uzatan proteinler üretmeye başladı.
Deneylerde ise yaşlı farelerin bir dizi bilişsel test sonuçlarında iyileşme kaydedildi.

Masel grubunun üyelerinden Paul Nelson:
"Eğer yetersiz işleve sahip ve tembel olan bu hücrelerden kurtulursanız, bu durum kanser hücrelerinin üremesine olanak sağlayacaktır.
Ayrıca bu kanser hücrelerinden kurtulursanız ve onları yavaşlatırsanız, o zaman tembel hücreler birikecektir.
Bu yüzden, bu tembel hücrelerin birikmesine izin vermek ile kanser hücrelerinin üremesine izin vermek arasında mahsur kalmış durumdasınız ve birini yaparsanız diğerini yapamazsınız.” diyor.

Sonuç olarak:
Eğer evrim sonsuz gençliği seçseydi bile, kendi vücutlarımızın içindeki rekabet bizi kaçınılmaz bir ölüme götürürdü.
Bu türden bir seçim söz konusu olduğunda, birkaç fazladan kırışıklık veya göz bozulması belki de o kadar kötü değildir.




31 OCAK 2020



Google ve Janelia Araştırma Kampüsü'nden bilim insanları, herhangi bir hayvandaki beyin bağlantılarını inceleyen en büyük ve yüksek çözünürlüklü beyin haritasını yayımladı.
Araştırmacılar, 21 Ocak'ta, bir meyve sineğinin beynindeki 25 bin kadar nöronu birbirine bağlayan 20 milyon sinaps'ı gösteren üç boyutlu modeli paylaştı.
Modelin, beynin fiziksel yollarını haritalandırmak için ayrıntılı görüntüleme tekniklerini kullanan, konnektomi alanında çığır açtığı düşünülüyor.
Konnektom denen haritayla, sineğin beyninin yaklaşık üçte biri görüntülendi.
Ancak bu küçük bölge bilim insanlarının en çok ilgi duyduğu, Öğrenme, hafıza, koku ve navigasyon gibi işlevleri olan kontrol merkezlerini kapsıyor.
Araştırmacılar bunun, şimdiye kadar tespit edilen 20 milyondan fazla sinirsel bağlantıyla, herhangi bir türe ait tamamlanmış en büyük ve en ayrıntılı beyin haritası olduğunu söylüyor.
Araştırmacılar ilk olarak meyve sineğinin beyninin bölümlerini 20 Mikron, kalınlığında parçalara ayırdı.
Her dilim, bir saç telinin, kabaca üçte biri kalınlığındaydı.
Daha sonra, bu beyin dilimleri, elektron mikroskobunda görüntülendi.
Araştırmacılar, incelenen dişi meyve sineğinin beynine, Hemibrain, adını verdi.
Google sinek beyni verileri üzerine çalışmaya başlamasının ardından, otomatik bölünme teknolojisi, taşkın doldurma ağları, yöntemini geliştirdi ve bunu beynin veri kümesini yeniden yapılandırmaya uyguladı.
Bu, yeniden yapılanma sağlayan ilk otomatik bölünme teknolojisiydi.
Ancak bu gelişmeye rağmen araştırmacılar, modelin prova derlemesini yapmak için iki yıldan uzun zaman harcadı.
Böyle bir bağlantı şeması ya da konnektom, beynin farklı bölgelerindeki devre sistemlerinin tamamını ve bunların birbirine nasıl bağlandığını ortaya çıkarabilir.
Çalışma, örneğin hafıza oluşumunda yer alan ağların ya da hareket etmeyi sağlayan sinirsel yolların kilidini açmaya yardımcı olabilir.




27 OCAK 2020



Gezegenimizin her köşesini diğer canlılarla paylaşıyoruz.
Bunların arasında mikroskobik ölçekte olan bakteriler, mikroplar ve virüsler de var.
Aralarında yediklerimizin oluşmasını sağlayanlar ve bize yardımcı olanlar da bulunuyor, sonumuzu getirebilecek olanlar da.
Şu anda bile vücudunuzun üzerinde, ellerinizde ve ağzınızın içerisinde kötü huylu bakteriler ve mikroplar var.
Örneğin ölümcül stafilokok bakterisi taşıyor olma ihtimaliniz %25.
Çoğu zaman bu bakteri, size zarar vermeyebilir ancak bir başkasından alırsanız hayatınızı kaybedebilirsiniz.
Bağışıklık sistemimiz ve günümüz tıbbının imkanları çoğu zaman bizi korumaya yeterli oluyor ancak bu mikro organizmalar bizden çok daha uzun süredir dünyada yaşıyor ve dayanıklı olup soylarını devam ettirmek konusunda bizden daha kararlı ve istikrarlı görünüyorlar.

İşte insanlık tarihini şekillendiren en ölümcül salgın hastalıklar.

1) Antoninus (Galen) salgını
MS 165-180 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nda yaşanmış olan ve doğu seferlerinden dönen askerler tarafından getirilmiş salgın bir hastalık olan Antoninus vebası günde 2 bin kişinin ölümüne neden olmuş bilinen ilk büyük veba salgınlarından biri.
Araştırmacılar yaşanan hastalığın çiçek ya da kızamık olduğundan şüphelenmiş olsa da gerçek sebebi hala belirsizliğini koruyor.
Roma İmparatorları Lucius Verus ve Marcus Aurelius Antoninus'un da hayatını kaybetmesine sebep olurken imparatorluk toplam nüfusunun % 30'unu kaybetti.

2) Jüstinyen vebası
541 yılında Konstantinopol'de İmparator Jüstinyen tahtta otururken Arupa'da başlayan bir salgın önce Mısır'a oradan Filistin'e, Suriyeye ve oradan da Anadolu'ya ulaştı.
Jüstinyen, Konstantinapol'a tüm giriş çıkışları kapattıysa da salgın hastalık askeri birliklerin şehre getirdiği malzemeler arasında yer alan fareler yoluyla girdi.
Bir hafta içinde veba şehirde hızla yayıldı ve ölümler başladı.
Saray'ın çevresi askeri birliklerce karantinaya alındı.
Başlangıçta günde birkaç yüz olan ölü sayısı, kısa süre sonra binlere ulaştı.
Mezar yerleri dolunca, ölüler denize atılmaya başlandı.
Saray askerlerce karantina altına alındı.
Hastalık normal seyrini sürdürdü ve zamanla kendiliğinden yok oldu ancak Konstantinopol nüfusunun % 40'ı yitip gitti.

3) Kara veba
1346 ila 1353 yılları arasında meydana gelen Kara veba salgınının 75 ila 200 milyon arasında insanı öldürdüğü düşünülüyor.
Tam sayıları bilmek mümkün olmasa da özellikle Avrupa nüfusunun bu yıllarda % 30 ila % 60 arası bir oranda azaldığı düşünülüyor.
Yaşanan kıyım sonrası, toplumda tanrının ve kilisenin sorgulanmasına neden olan Kara veba salgınının dinde reformun ve hayatın pek çok alanında rönesansın başlamasını sağladığı düşünülüyor.

4) Amerikan Yerlileri ve Su Çiçeği
Amerika kıtasındaki yerliler ile temas eden Avrupalı kaşifler, beraberlerinde getirdikleri, virüs ve bakterileri buradaki insanlara bulaştırdılar.
Bağışıklık sistemleri gelişmemiş olan, ve ilaçları da yetersiz kalan Amerikan yerlilerinin ise, hiç şansları yoktu.
Milyonlarca insan öldü ve o dönem yerli nüfusun %90'ı yok oldu.
Bu durum Amerika kıtasının, Avrupalılar tarafından kolonileştirilmesini son derece kolaylaştırdı.

5) Cocoliztli salgınları
16. Yüzyılda, Yeni İspanya adı verilen ve bugünkü adıyla Meksika olan bölgede görülen birkaç farklı hastalığın, aynı dönemde oluşmasıyla yaşanmış salgın felaketi, cocoliztli salgınları olarak anılıyor.
Bugün yapılan incelemeler sonucunda balıklarda bulunan salmonella bakterisi kaynaklı olduğu düşünülen salgınların 1520 ila 1576 yılları arasında toplamda 15 milyona yakın insanı öldürdü.

6) Kolera
Uygarlık tarihimizde yedi büyük kolera salgını yaşandı ancak bunlardan en ölümcül olanı üçüncüsü olan ve, 1852 ila 1860 tarihleri arasında meydana gelen salgındı.
Koleranın başlıca sebebi içme sularının kirlenmesidir.
Bugün bile dünyanın en kirli nehirlerinden biri olan, Ganj nehri 2011'de yapılan bir çalışmaya göre 100 mililitresinde 1,1 milyar dışkı bakterisi barındırıyor.
Bu oran içerisinde yıkanabileceğiniz en kötü suda olması kabul edilebilecek oranın 500.000 katı.
Hindular bu nehirde yıkanmanın kutsal olduğuna inanıyor ve günlük işlerinde nehir suyundan azami şekilde istifade ediyorlar.
Bu nedenle kolera, bu bölgede sıklıkla karşılaşılan bir hastalık türü.
Resmi kayıtlara göre, sadece Rusya'da bile 1 milyon insanın ölümüne neden olan salgın, oradan Avrupa'ya ve Afrika'ya son olarak da Amerika'ya bulaştı.
Kolera bulaşan her 5 kişiden 1'inde tehlikeli derecede ishal görülüyor.
Hızla tedavi edilmezse bu kişilerden yarısı hayatını kaybediyor.

7) Üçüncü veba salgını
1855 ila 1859 yılları arasında, Çin'de başlayarak dünyaya yayılan, sadece Çin'de ve Hindistan'da bile 12 milyon insanın ölümüne neden olan bu salgına Jüstinyen vebasının ve Avrupa'nın kara vebasının ardından Üçüncü veba, denildi.
Etkileri bir asır kadar süren salgın, Amerika kıtasına uzak doğudan gelen farelerle taşındı.
Tıp bilimi, bu hastalığın incelenmesinde yeni ilaçlar oluşturulmasına imkan sağladı.
Bunların başında da antibiyotikler geldi.

8) Tifüs Salgını
1914 ila 1918 yılları arasında, Tifüs bakterisini taşıyan bitlerin neden olduğu salgın, savaşın beraberinde getirdiği bir olguydu.
Avrupa ve Asya'da 25 milyon kişi hastalandı ve özellikle Sovyetler Birliği ülkelerinde 3 milyona yakın insan hayatını kaybetti.
Batılı ülkeler salgına neyin neden olduğunu daha hızlı anladı ve bitlerden kurtulmak üzere önlemler alındı.

9) 1918 İspanyol Gribi Salgını
Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda 500 milyon insana bulaşan H1N1 - influenza virüsü, neden olduğu yüksek ateş ile dünya genelinde 50 ila 100 milyon arasında, sağlıklı insanın ölümüne neden oldu.
Bu virüsü diğerlerinden ayıran şey, saldırdığı bünyenin bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse ateşin de o kadar yüksek meydana gelmesiydi.
İspanyol Gribi tarihteki en büyük felaketlerden biri olarak kayıtlara geçti.

10) 1957 Asya Gribi Salgını
Çin'de başlayan Influenza-A virüsünün ördeklerde mutasyona uğrayarak insana geçen bir hastalık olduğu düşünülüyor.
Asya Gribi olarak adlandırılan hastalık 4 milyona yakın insanın ölümüne neden oldu.
Bulunan bir aşı ile salgının önüne geçildi.
Bir yıl içerisinde 40 milyon kişi aşılandı.
Asya Gribi kitlesel aşılanmanın önemini ve etkisini gösteren en önemli örneklerden biri haline geldi.

11) HIV - (AIDS) Virüsü
20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV virüsünün saptanabilen ilk örneği 1959'da Kongo'da görüldü.
Teşhisi ve adı ancak 1980'lerde konuldu.
Son 30 yılda 36 milyon insanın ölümüne neden olan virüsü kesin tedavi edebilecek bir çözüm hala bulunmuyor.
Sadece önlem almak ve hastalığa yakalandıktan sonra ömür boyu ilaç tedavisi kullanmak gerekiyor.

EK OLARAK GÜNÜMÜZDE
Hong Kong, Koronovirüs tedbiri amacıyla, vücut sıcaklığı dedektörleri ile sınır kontrollerini gerçekleştirmeye başladı.
Dünya Sağlık Örgütü "Yeni bir küresel grip salgınına hazırlıklı olmalıyız." dedi.




24 OCAK 2020



Nedir bu X17 Parçacığı veya 5. Kuvvet ?
Macar bilim insanlarının, fiziğin temelini oluşturan ve güneşteki ısı oluşumundan, dizüstü bilgisayarların çalışmasına, evrendeki her etkileşimi yöneten dört doğa kuvvetine ek olarak beşinci bir kuvveti bulmuş olabilecekleri belirtiliyor.
CNN'in haberine göre Macar Bilimler Akademisi'ne bağlı Nükleer Araştırmalar Enstitüsü'nde görevli fizikçi Attila Krasznahorkay'ın başkanlığındaki ekip, "X17 Parçacığı" adlı gizemli bir parçacığın varlığına işaret edebilecek bulgulara ulaştıklarını açıkladı.
Ekip bu bulguya, uyarılmış bir helyum atomunun bozunurken nasıl ışık yaydığını araştırırken ulaştı.
Parçacıkların, sıra dışı bir şekilde, 115 derecelik bir açıyla parçalanması, bilinen fizik kurallarıyla açıklanamıyordu.
Ekip, "X17, gözle görünür dünyamızı karanlık maddeye bağlayan parçacık olabilir" dedi.
Macar bilim adamı, X17 adının, parçacığın kütlesinin 17 megaelektronvolt olarak hesaplanmasından kaynaklandığını da söyledi.
Fizikte bilinen temel kuvvetler, çekim kuvveti, elektromanyetik kuvveti, güçlü atom kuvveti ve zayıf atom kuvveti olarak tanımlanıyor ve bunlar dört doğa kuvveti olarak anılıyor.
Bunların hepsinin kendi kuvvet taşıyıcı parçacıkları var.
California Üniversitesi'nden fizik ve astronomi uzmanı Prof. Jonathan Feng, Krasznahorkay'ın çalışmalarını yıllardır takip ettiğini belirterek Araştırmanın, yeni bir dönüm noktası olabileceğini, "Sonuçlar tekrarlanabilirse Nobel Ödülü'nün yeni sahibini bulmak çok kolay olacak" dedi.
Macar bilim insanları, üç yıl önce 'Pyhsical Review Letters' adlı bilim dergisinde konu ile ilgili ilk makaleyi yayımlamışlardı.
Krasznahorkay'a göre ekibi o dönem Berilyum 8 izotopunun bozunumu üzerinde çalışıyordu.
Deneyleri sırasında elektron ve pozitronların sıra dışı bir şekilde yaklaşık 140 dereceyle ayrıldıklarını gördüklerini belirten Krasznahorkay, "Yepyeni, daha önce kimsenin görmediği, parçacık fiziğinin Standart Modeliyle açıklanamayacak bir parçacıktan söz ediyorduk. Bu yüzden de parçacık mercek altına alındı" dedi.
2016'da Krasznahorkay'ın ekibin ulaştığı bulgular başlangıçta fazla dikkat çekmedi ve şüphe ile karşılandı.
Ancak Prof. Feng, fiziğin kurallarını değiştirebilecek bir buluş ya da basit bir laboratuvar hatası olabilecek bu bulguları temel alarak bir teori geliştirmeye çalıştı.
Feng, "O zaman bazıları, Macar uzmanların çuvalladığını iddia ediyordu. Dünya genelinde nükleer fizikçiler Macarların yanlışını bulmaya çalışıyordu. Ama devrim niteliğinde olabilecek bu sonuçların bir kenara atılmasını kabul edemezdik." dedi.
Prof Feng'in ekibi Krasznahorkay'ın çalışmasıyla, fizik tarihinde şimdiye kadar bu alanda yapılan tüm çalışmaları kıyasladı ve "karanlıktan korkan kuvvet" olarak tanımladıkları X17'nin şimdiye kadar bulunamayan "beşinci kuvvet" olabileceği sonucuna vardı.
"Şimdi deneysel araştırma grupları Krasznahorkay'ın bulgularına odaklandı. Beşinci kuvvetin yeni tezahürleri, bunun işleyişini daha iyi anlamayı ve bu güçten yararlanmamızı sağlayacak uygulamalar geliştirilmesinin kapılarını açabilir.
Bu çalışmalar, bizi Albert Einstein'ın hep peşinde koştuğu ama bulamadığı fiziğin Kutsal Kâse'sine biraz daha yakınlaştırıyor.
Fizikçiler, şimdi galaksilerin oluşumundan parçacıkların davranışlarına tüm kozmik güçleri açıklayabilecek "birleşik alan teorisi" yaratmayı umuyor.
Ama evren, sırlarını kolay vermiyor. Feng, 'Beşinci güç son kuvvet olmayacak. Altıncı, yedinci, sekizinci kuvvet de olabilir" diyor.




23 OCAK 2020



Uyurken Beynin Yıkandığı Duyuruldu.
Araştırmacıların keşfettiğine göre, uyurken beyniniz ritmik ve atımlı dalgalar halinde omurilik sıvısıyla yıkanıyor.
Siz uyuduğunuz zaman, nöronlarınız sessizliğe bürünüyor ve birkaç saniye sonra kan, beyninizin dışına doğru akıyor.
Ardından, omurilik sıvısı olan. CSF adı verilen sıvı, beyninizi baştan sona yıkıyor.
Söz konusu çalışma, uyku sırasında beyindeki CSF atımlarının görüntülenmesi ve bu hareketlerin, beyin dalga faaliyeti ile kan akışıyla yakından bağlantılı olduğunun gösterilmesi bakımından bir ilk olma özelliğini taşıyor.




21 OCAK 2020



Dünya'ya en yakın ötegezegen artık Proxima-B değil !
Bilim insanları, geçen yıl Dünya'ya en yakın öte gezegen Proxima-B'ye komşu başka bir öte gezegenin varlığına dair kanıtlar bulmuştu.
Ancak sonuçları "Science Advances" dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, "ALMA teleskobu" ile yapılan gözlemlerde Dünya'ya en yakın ötegezegenin, Güneşimize en yakın yıldız olan Proxima Centauri'nin yörüngesinde dönen ve bize Proxima-B'den daha yakın bir ötegezegen daha keşfettiğini açıkladı.
Proxima-C ismi verilen bu yeni gezegenin Dünya'dan yaklaşık bir buçuk kat büyük, Uranüs ve Neptün'den küçük olduğunu ortaya koydu.
Yörüngesindeki turunu 5,2 yılda tamamladığı hesap edildi.
Proxima Centauri'nin yakın yörüngesindeki Proxima-B'nin Dünya'dan yaklaşık bir buçuk kat büyük olduğu ve yıldızı etrafında her 11,2 günde bir tur attığı keşfedilmişti.
Proxima-B'de sıcaklığın suyun sıvı halde bulunması için elverişli olduğu ifade edilmişti.
Proxima-C'de ise eğer su varsa yıldızına konumu dolayısıyla donmuş halde olacağı kaydedildi.



Kendini Yenileyebilen Canlı Tuğla Üretildi.
İnşaat sektörüne devrim yaratabilecek gelişme sayesinde, sürdürülebilir yapılar inşa etmek ve sera gazı salınımını azaltmak mümkün olacak.
Colorado Boulder Üniversitesi'nde araştırma yapan ekip, kum ve bakterilerden canlı ve üreyebilen bir beton geliştirdi.
Malzemeyi diğerlerinden ayıran özelliği, minerallerin kimyasallar tarafından değil, fotosentez yoluyla enerji yakalayan mikrop sınıfı olan, siyanobakteriler tarafından biriktiriliyor olması.
Bu da sera gazı salınımını önemli ölçüde etkileyecek bir gelişme.
Fotosentetik bakteriler betona yeşil bir renk veriyor ancak malzemenin kuruması sırasında bu renk kayboluyor.
Araştırma ekibinin başında bulunan Wil Srubar üretilen malzeme için “Gerçekten bir Frankenstein materyali gibi görünüyor." dedi.
Araştırmacılar,yeni malzemenin en büyük avantajlarından birinin, tuğlanın üretiminin bakteriler baz alınarak yapılması nedeniyle canlı kalması olarak nitelendiriyor.
Bu alanda daha önce yapılan çalışmalarda, biyolojik malzeme ile, çimentodan yapılmış hasarlı tuğlalar, tamir edilmesi denenmiş ancak araştırmalar, bakterilerin bu ortamda canlı kalamaması nedeniyle sonuçsuz kalmıştı.
Canlı malzemeden yapılan tuğlanın dayanıklılığı, geleneksel beton tuğla ile karşılaştırıldığında zayıf olarak gözükse de 5 santimetre uzunluğundaki küpler halihazırda ortalama bir insanı taşıyacak güçte.



İlk kez maymunlara insan geni aktarıldı !
Güneybatı Çin’deki, Kunming, Zooloji Enstitüsü’ndeki, bilim insanları tarafından yürütülen araştırmada ilk kez gen değiştirme yöntemini kullanarak "MAKAK" maymunlarına insan beyni genleri aktarımı başarıldı.
Yapılan ilk deneylerde gen değişikliğine uğrayan maymunların zekileştiklerinin ve hafızalarının geliştiği tespit edildi.
Araştırmacılar, makaklarda da bulunan insanlara özgü "MCPH1" genini değiştirerek toplam 11'ine nakil etti ve bunlardan 5’i hayatta kaldı.
National Science Review’de yayımlanan çalışmaya göre, bu maymunlar normal türlerine göre kısa süreli hafıza testinde daha iyi performans gösterirken tepki verme sürelerinin de kısaldığı görüldü.
Araştırmaya bazı bilim insanları karşı çıkarak, söz konusu deneyi, etik dışı bulduklarını belirtti.
Colorado Üniversitesi’nden biyoetik uzmanı Glover,İnsanlaştırmanın onlara zararı dokunuyor.Hangi bağlamda olursa olsun,anlamlı bir hayata sahip olamayacak bir varlık yaratmayın.ifadesini kullandı.



Galaksimizde 4 Garip Nesne (G Objects) Daha Keşfedildi !
Dünyaca ünlü bilim dergisi Nature'da yayınlanan araştırma, bu nesnelerin bir zamanlar yıldız olabileceğini belirtiliyor.
2005 ve 2014 yıllarında bulunan G1 ve G2'ye benzetilen bu nesnelerin davranışlarını yıldızlarla karşılaştıran gökbilimciler, tespit edilen nesnelerin Samanyolu Galaksisi'nin merkezinde bulunan süper kütleli kara deliğin etrafında döndüğünü belirttiler.
California Üniversitesi'nde görev yapan araştırmacılar tarafından keşfedilen bu nesneler G3, G4, G5 ve G6 adlandırıldılar ve bu nesnelerin kara deliğe yaklaştığı zaman uzadıklarını belirttiler.



Tümörlerin İçinde Kanserle Savaşan Hücreler Bulundu !
Doktorlar kanserle mücadelede hastaların kendi bağışıklık sistemini harekete geçiren tedavi biçimi "immünoterapi'yi" kullanıyorlardı. Bu teknik, kanser hücreleri ile mücadeleye alışık T-hücreleri olarak anılan akyuvarları harekete geçiriyor.
Ancak uygulanan hastaların yaklaşık %20'sinde başarılı oluyordu. Bunun üzerine araştırmacılar neden bazı kişilerin diğerlerine göre bu yeni tedaviye daha iyi yanıt verdiğini araştırmaya başladı.
Araştırma, bazı tümörlerin kanserle mücadelede vücuda destek olan bağışıklık hücreleri ile dolu "fabrikalar" olduğunu ortaya koydu.
Doktorlar, kanserle mücade eden bağışıklık hücrelerinin T-hücrelerinden ibaret olmadığını, bazı tümörlerin içinde bulunan "TLS'lerin" içinde kanserle savaşan antikorlar üreten B-hücreleri olduğunu farketti.
Tümörlerinin içindeki TLS'lerinde B-hücreleri bulunan hastaların, tedaviye iyi yanıt verdiğini gösterdi.



Süper bilgisayar Fosil rekoru kırdı ! Dünyanın en güçlü dördüncü süper bilgisayarı olan Çin'deki Ulusal Süper Bilgisayar Merkezi'nde bulunan "Tianhe II" yaklaşık 540 milyon ila 250 milyon yıl önce yaşamış, 11.000'den fazla fosil türünün bir veritabanını çıkardı.
Paleontologlar bu veritabanı sayesinde 300 milyon yıllık Dünya tarihinin nefes kesici gizli yokoluşlarının detaylarını grafiklendirdiler.
Erken Paleozoik dönemden, çeşitlendirme ve kitlesel yokoluşlar sırasında türlerin yükselişini ve düşüşünü, yaklaşık 26.000 yıl içinde ki değişimi gözler önüne serdi.
Nebraska Lincoln Üniversitesi'nde çalışmalara "katılmayan" paleontolog ve evrimsel biyolog Peter Wagner, "Yaklaşık 252 milyon yıl önce gerçekleşen ve deniz türlerinin %95'ini silen Permiyen sonu yok oluşu gibi kitle yok oluşlarının nedenlerini belirlemelerine ve fosil kayıtlarındaki boşluklar nedeniyle ortaya çıkarılması zor olan, daha az dramatik türlerin yok oluşu ve değişimlerini anlamak, gezegenin mevcut biyolojik çeşitlilik kaybına paralel olabilir. " ifadelerini kullandı.
Bulgular ayrıca, 260 milyon yıl önce birçok deniz türünü yok ettiği düşünülen, Guadalupian'ın yok oluşu olarak bilinen daha küçük ölçekli bir yok oluşun olduğu konusunda şüphe uyandırdı.
İngiltere'nin Bristol Üniversitesi'nden Paleontolog Mike Benton, "Bu, dönemin omurgalı çeşitliliğindeki değişiklikleri belgeleyen en büyük sürpriz oldu. Çalışma, oldukça şaşırtıcı ve büyük bir veri çabasını temsil ediyor” ifadelerini kullandı.
Nanjing Üniversitesi'nden Paleontolog Norman MacLeod, projenin, iklimsel değişimler ve bu değişiklikler ile eşleşebilecek bir zaman ölçeğinde iniş ve çıkışlarını çizerek biyoçeşitlilikteki değişikliklerin altında yatan nedenleri ortaya çıkarmaya yardımcı olabileceğini söylüyor.




16 OCAK 2020



Bilim insanları 1969 yılında gezegenimize düşen bir göktaşında buldukları yıldız tozunun 7,5 milyar yıl yaşında olduğunu tespit etti.
Bu bugüne kadar keşfedilen en eski madde olarak kayıtlara geçti.
ABD ve İsviçre'den bir grup bilim insanı dünyanın en eski maddesini keşfetti.
51 yıl önce gezegenimize düşen Murchison meteorunu inceleyen ekip buldukları yıldız tozunun 7,5 milyar yıl öncesine ait olduğunu belirledi.
İngiltere'nin TRT'si BBC'de yer alan habere göre; Bu, güneş öncesi dönem ile ilgili bilim dünyasına önemli bulgular sunabilir.
Ekip adına açıklamalarda bulunan Chicago Üniversitesi'nden Doç. Dr. Philipp Heck söz konusu parçacığı "Yıldızlardan gelen katı numuneler ve gerçek yıldız tozu" olarak nitelendirdi.
Bilim insanları buldukları yıldız tozunun yaşını tespit etmek için uzay boşluğunda ne kadar uzun süre kozmik ışınlara maruz kaldığını inceledi.
Güneş 4,6 milyar, Dünya ise 4,5 Milyar yıl önce oluştu.
Araştırmacılar, aynı metodu diğer meteorlar üzerinde de denemeyi planlıyor.



Bilim insanları, yerçekimi dalgalarını tespit amacıyla inşa ettikleri Lazer İnterferometre Kütle Çekim Dalga Gözlemevi (LIGO) tarafından yapılan keşifte uzayın derinliklerinde bilinmeyen ya da beklenmedik bir yerçekimi dalga patlaması tespit etti.
Gök bilimciler, yerçekimi dalgalarının uzayın neresinden kaynaklandığını bulmuş durumda. Buna rağmen şu anda patlamaya neyin neden olduğu konusunda ki bilgiler çok sınırlı.
Bu tip durumlarda 25 yılda bir hata yapılıyor. Bu da gök bilimcilerine yerçekimi dalga patlamasının astrofizik bir olay nedeniyle gerçekleştiğini düşündürüyor.
LIGO, bu tip patlamalar söz konusu olduğunda bilim insanlarının 'açık görüşlü' olması gerektiğini belirtiyor ve yerçekimi dalga patlamalarını bulmanın zor olmasına rağmen onları tespit etmenin evren hakkındaki bilgilerimizde devrim yaratacağının altını çiziyor.
Nottingham Üniversitesi Profesörü Michael Merrifield olayı " Tuhaf " olarak nitelendirdi.



Amerikalı bilim insanları, Afrika Pençeli Kurbağalarından aldıkları kök hücrelerle tamamen canlı hücrelerden oluşan kendi kendine hareket eden bir milimetreden daha küçük robotlar üretti.
Dünyada daha önce olmayan yeni bir yaşam formu olduğu belirtilen "Xenobot" adlı robotlar, yaralarını kendileri iyileştiriyorlar ve canlı organizmalar gibi ölüyorlar.
Bu robotların, tıkanan damarların açılması, okyanusların mikro plastiklerden arındırılması ya da zehirli maddelerin bulunup yok edilmesi gibi alanlarda kullanılması umuluyor.
Robotları evrimsel algoritmayla geliştirdiklerini belirten ekip, program için 500 ila 1000 arası deri ve kalp hücresiyle rastgele üç boyutlu konfigürasyonlar oluşturdu.
Her tasarım sanal bir ortamda test edildi.
Kalp hücreleri atmaya başladığında robotların ne kadar yol aldığı ölçüldü.
En iyi performans gösteren hücrelerle yeni tasarımlar yaratıldı.
Kalp hücreleri kendiliğinden kasılıp gevşeyebildiği için minik motorlar gibi bir işlev görüyor ve robotları itiyor.
İngiliz Guardian gazetesine göre, Massachusetts Tufts Üniversitesi Allen Keşif Merkezi'nin Direktörü Michael Levin geliştirdikleri robotlar için
"Bunlar canlı programlanabilir organizmalar."
"Bunlar çok küçük."
"Nihai hedefimiz büyüklerini yapmak" dedi.
Vermont Üniversitesi'nden doktora öğrencisi Sam Kriegman "Bu şeylerin dünyayı ele geçirmesinden korkmak zor." diye konuştu.



Çin'in Guizhou kentinde bulunan 500 metrelik çapa sahip Diyafram Küresel Radyo Teleskobu (FAST)
5 yıl süren yapım aşamasının ardından 2016 yılında test çalışmalarına başlamıştı.
Dünyanın en büyük ve en hassas radyo teleskobu olarak belirtilen FAST teleskobu test aşamasını tamamlayarak resmen faaliyete girdi.
Ekip; " 69 patent alındı, son yıllarda da çelik yapı, otomasyon, makine endüstrisi, elektronik gibi alanlarda çok sayıda büyük ödül kazandık.Milimetre düzeyinde ölçüm doğruluğu elde edeceğiz.Herhangi bir sapma, teleskobun genel performansını ciddi şekilde etkiler." dedi.
Gök bilimcilere aşamalı olarak açılacağı belirtilen teleskobun saniyede 38 GB veri toplayabildiği dile getirildi.
FAST teleskobu, galaksilerde doğal hidrojen arayarak, anlık radyo dalgası yayan nötron yıldızları sinyallerini keşfedecek.
Uzayda yaşam araştırmalarına yönelik çalışmalara katkıda bulunacağı ifade edilen dev radyo teleskop Çin'in gökyüzündeki gözü olarak adlandırılıyor.



Dünyanın en dayanıklı canlısı olarak görülen Tardigrad ya da daha yaygın olan ismiyle Su Ayısı uzay koşullarında bile hayatta kalabiliyor.
Ancak bilim dünyası, su ayısının zayıf noktasını keşfetti.
Su ayıları, topraktan ve deniz tabanlarından Antarktika'daki buzullara kadar su olan her yerde yaşayabiliyor.
Scientific Reports'ta yayınlanan makaleye göre, İklim değişikliği Tardigradları da olumsuz etkiliyor.
Bilim insanları laboratuvar ortamında su ayılarını yüksek ısıya maruz bıraktı.
Sıcak ve soğuğa karşı dirençli olan su ayıları aşırı sıcağa uzun süre maruz kaldığında ise varlıklarını sürdüremedi.
Ekip adına açıklamalarda bulunan Kopenhag Üniversitesi'nden Ricardo Neves, söz konusu çalışma ile su ayılarının yüksek sıcaklıklara karşı kırılgan olduğunun saptandığını belirtti.
Neves, "Su ayıları yüksek sıcaklıklara dayanabiliyor ancak maruz kaldıkları sürenin artması onların yüksek sıcaklıklara karşı toleransını sınırlandıran bir faktör" ifadelerini kullandı.



Çin’de geliştirilen ve yapay güneş olarak nitelendirilen HL-2M, 200 milyon santigrat derece sıcaklığa ulaşmasıyla öne çıkıyor.
Güneşin sıcaklığı yaklaşık 15 milyon santigrat derecedir. Yani yapay güneş, güneşin 13 katından daha fazla sıcaklığa ulaşabiliyor.
İlki Hefei’de bulunan ve geçtiğimiz yıl 100 milyon dereceye ulaşmayı başaran Deneysel İleri Süperiletken Tokamak (EAST) adlı çalışmanın ikincisi olan HL-2M ilkinin 2 katına çıkmayı başarabildi.
Yapay Güneş olarak adlandırılan bu projenin temeli ise nükleer füzyon ile üretilen ısının aynı zamanda temiz enerji olarak kullanılması.
Aynı zamanda Çin, önümüzdeki yıllarda şehir ışıklarının yerini alması için uzaya bir yapay Ay fırlatmayı planlıyor.
Yapay Ay'ın gökyüzündeki yerini almasının ardından 80 kilometrelik bir alanı rahatlıkla aydınlatacağı belirtiliyor ve projenin 2020'de hayata geçirilmesi bekleniyor.




14 OCAK 2020